3 Temmuz 2008 Perşembe

HACI BEKTAŞ VELİ’NİN YAŞAM FELSEFESİ,

HACI BEKTAŞ VELİ’NİN YAŞAM FELSEFESİ,
İNANÇ VE ÖĞRETİSİ·

Bu çalışmada, Hacı Bektaş Veli’nin yaşam felsefesi, inanç ve öğretisi ele alınmaktadır. Hacı Bektaş Veli öğretisinin onun yaşadığı çağdaki rolü ve günümüzdeki etkileri anlatılmaktadır. Hacı Bektaş Veli’nin sosyal, siyasal, ekonomik, etnik ve dinsel alanlardaki görüşleri belirtilmektedir. Ayrıca yazıya Hacı BektaşVeli’den alınan söz ve şiirler de eklenmiştir.
ASTRACT
In this study, the life philosophy, belief and teaching of Hacı Bektaş Veli is taken up. The role of Hacı Bektaş Veli teaching in the area he lived, and its effects today are explained. The views of Hacı Bektaş Veli on social, political, economic, ethnic and religous areas are stated. Sayings and poems of Hacı Bektaş Veli are also added.
Anahtar Kelimeler: Hacı Bektaş Veli, Bektaşilik, Alevilik.
Key Words: Hacı Bektaş Veli, Bektashim, Alevism.

Hararet nârdadır, sacda değildir
Keramet baştadır, tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir.
Hacı Bektaş Veli
“Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur” diyen Hacı Bektaş Veli, öğretisinin temel ilkelerini içeren bu anlamlı dizeleriyle sadece o dönemin değil, günümüzün insanına da önemli mesajlar veriyordu.
Hacı Bektaş Veli’nin, 13. yüzyılda Anadolu’da uyardığı bu çerağ (bilim ışığı), savunduğu düşünceler ve başlattığı yenilikçi hareketler (reformlar), sadece Avrupa’daki Hümanizm ve Rönesans hareketleri-ni değil, aynı zamanda 17. ve 18. yüzyılda gelişen sivilleşme harketle-rini de andırıyordu.
“Sen seni bilirsen yüzün Hüdâ’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden cüdâdır!...” diyen Hacı Bektaş Veli, her şeyi insanda arayan, Hakk’ı kendi özünde, kendi özünü Hakk’ta bulan bir hakikat insanı (Mürşid-i Kâmil); bilimi ve sanatı kendisine rehber kılan bir düşünürdü. Hacı Bektaş Veli’ye duyulan ilgi, gösterilen sevgi, işte onun, Alevi-Bektaşi öğretisinin temelini oluşturan insan-Tanrı-doğa sevgisi ve varlık birliği ilkesine dayanan hümanist yaşam felsefesi ve gizemci öğretisinden kaynaklansa gerektir.
12.-13. yüzyılın savaş ve kargaşa ortamında, barışın ve mazlumun simgesi olan bir güvercin donuyla Anadolu’ya gelen Hacı Bektaş Veli, savaş yerine barışı, düşmanlık yerine dostluğu, kin yerine sevgiyi ve hoşgörüyü temel ilke edinen bir hümanist ve bu ekolle farklı dillerden, farklı kökenlerden ve kültürlerden gelen insanları bir çatı altında toplayan; ceylanla arslanı (zayıf ve güçlüyü) dost olarak kucaklayan bir halk önderiydi.
“Hiç bir milleti ve insanı ayıplamayınız!” diyen Hacı Bektaş Veli, bu evrensel düşüncelerden ve Anadolu’nun yaşam gerçeğinden (sosyal, siyasal, ekonomik, etnik ve dinsel yapısından) yola çıkarak, Alevi inan-cına mensup diğer Anadolu ve Horasan erenleriyle, heterodoks Batınî çevrelerle; Gaziyan-i Rum (Anadolu Gazileri), Ahiyan-ı Rum (Anado-lu Ahileri), Abdalan-ı Rum (Anadolu Abdalları) ve Bacıyan-ı Rum (Anadolu Bacıları) gibi teşkilâtlarla birlikte Anadolu’da yeni bir ekol geliştirdi. Uygarlıklar hazinesi Anadolu’nun o zengin kültür mozaiğini bozmadan, parçalamadan farklı öğeleriyle, sevgi ve hoşgörü temelinde biraraya getirdiği ve tasavvufla birleştirdiği bu yeni oluşum, Anadolu Aleviliği’ydi.
Alevi öğretisinin çağa açık olması ve bu öğretiye mensup insanların büyük çoğunlukla sekularist (çağdaş), demokratik, laik ve sosyal hukuk devletinde yana olmaları, işte, ta 13. yüzyılda Anadolu’da batıdaki reformlar düzeyinden başlatılan ve zamanla geliştirilen bu yenilikçi hareketler sayesindedir.

“Bilimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır; düşünce karan-lığına ışık tutanlara ne mutlu; kadınları okutunuz; dinine diz-lerinle değil, kalbinle bağlan; okunacak en büyük kitap insandı.” diyen Hacı Bektaş Veli, inancı hurafalerden arındıran, onu akla, man-tığa ve sevgi temeline dayandıran, kadın ve erkek eşitliğini savunan ve o dönemde Hatun Ana önderliğinden kurulan Anadolu Bacı-ları[1] teşkilâtına büyük destek veren bir reformcu; halk kültürüne ve eğitimine önem veren; üretimde ve üleşimde sosyal adalet ilkesini be-nimseyen; “insanın alnı açık ve cesur dolaşması için her şeyden önce adaletli olması gerektiğini” savunan bir düşünürdü.


12.-13. yüzyılda Hacı Bektaş-ı Veli ve Yunus Emre’yle Anadolu’ da gelişen, yaygınlaşan, doğu ve batı kültürleri arasında iyi bir anlaşma zeminini oluşturan Alevi hümanizması, sadece insan sevgisine değil aynı zamanda Tanrı ve doğa sevgisine de dayanıyordu.

Hacı Bektaş Veli, sadece insana değil, ondan ayrı görmediği ve onun bir parçası saydığı doğadaki diğer varlıklara ve tabiat unsur-larına da aynı önemi veriyordu. Alevi inanç ve öğretisinde Âlem-i Anasır denilen maddî âlemin dört temel unsuru (çar anasır) olan toprak, su, ateş ve yele (havaya) kutsiyet derecesinde önem verilir.
İnsanın cemâlini (yüzünü) Hakk’ın cemâli, gönlünü Hakk’ın evi bilen Hacı Bektaş Veli, sadece insanların değil, hayvanların bile in-cinmesine ve onlara işkence yapılmasına karşıydı. İşte, Hacı Bektaş Velâyetnâme’sinden buna bir örnek:
“Bir gün, Hacı Bektaş Veli’nin dervişi olan Kal’acuk kadısı, yanına al-dığı birçok muhiple birlikte Hz. Hünkâr’ı ziyaret etmeye giderler.
...Yolda, otlu, sazlı bir alana geldiler. gördüler ki orada bir bölük kara canavarı (domuz) yatmada. İçlerinden biri, üstlerine vardı, domuzlar kaç-tılar, o adam, bir yavru yakaladı. Birinde bir çan varmış, domuzun boynu-na takıp salıvermek istedi. Kadı, ‘gelin etmeyin, erenleri ziyarete gidiyo-ruz; bu, doğru bir iş değil. Hayvanlar, bunun sesini duyunca korkudan, kaçmadan kendilerini helâk ederler’ dediyse de dinletemedi.
Yavrunun boynuna çanı taktılar. O, öbürlerine yetişeyim diye koştukça, çan sesinden ürken canavarlar kaçmaya koyuldular; adamlar da bunu gö-rüp gülüştüler, yollarına revan oldular; vara vara Kırşehir’e geldiler.
O sıralarda Hünkâr, Kırşehiri’ne gitmişti. Ahi Evren’le Gölpınarı’nda sohbet ediyordu. Bunlar da Hünkâr’ın orada olduğunu duyup geldiler, Hünkâr’ın elini, ayağını öptüler. Hünkâr, bunlara bakıp dedi ki: ‘O hay-vancıklar, size ne yaptı da o yavruyu tutup boynuna çan takarak bırakır-sınız; çanın sesini işiten hayvancıkların kimisi kaça kaça helâk oldu, ki-misi de ölüm haline geldi. Hakk’a giden hak uğrum hakkı için hiç bir yerde alnımız terlemedi, ancak o yavrucuğun ardından yetişip boynundan o çanı alıncıya dek alnımız terledi; işte o yavruya taktığınız çan.
Hünkâr, çanı gösterince hepsi de şaşırdı, elini ayağını öperek özür diledi-ler.Erenler suçlarını bağışladı. Kadılıktan dönüp derviş olana da ‘senden’ dedi ‘dervişlik kokusu gelmede. Derviş olanın, hiçbir yaratılmışa ezi-yet etmemesi gerekir.”[2] (Buna benzer bir menkıbe de Kayagusuz Abdal’ ın, Abdal Musa ile buluşması ve ondan nasip almasıyla ilgili anlatılır).[3]

Hacı Bektaş Veli’nin, Hoca Ahmed Yesevi Dergâhı’nda eğitim ve öğrenimini tamamladıktan sonra, Lokman Perende’den nasib ve emanetlerini alıp, o dönemin savaş ve kargaşa ortamında, günümüzde de barışın simgesi olan güvercin donuyla Rum ülkesine (Anadolu’ya) gelişi oldukça anlamlıdır. (Velâyetnamede her ne kadar Hacı Bektaş Veli’nin Hoca Ahmed Yesevi’den emanetlerini aldığı ve Hacı Bektaş Veli, onun çağdaşıymış gibi gösterilmekte ise de, aslında ikisinin yaşamı arasında aşağı yukarı bir asırlık fark vardır. Bu ilişki, sadece manevi anlamda kurulan bir ilişkidir. Bu anlamda Ahmed Yesevi, Hacı Bektaş Veli’nin manevi mürşididir). (Konuyla ilgili geniş bilgi için Hacı Bektaş Veli Velâyetnamesine bkz.)


Hacı Bektaş Veli, barışın ve mazlumun simgesi güvercin donuyla Anadolu’ya ayak basarken, yırtıcı kuş doğan şekline girip, onu av-lamak isteyen Hacı Doğrul’a şöyle seslenir:

“Ey Doğrul! Er, erin üstüne böyle gelmez! Siz bize zalim kılığında geldiniz, biz size mazlum kılığında. Eğer güvercinden daha mazlum bir mahluk bulsaydık, onun şeklinde gelirdik! ”(...)[4]

Evet, güvercin donunda, mazlum kılığında Anadolu’ya gelen ve mazlumun, yoksul Anadolu halkının safında yerini alan ve bir süre Amasya’da Baba İlyas ve Baba İshak’ın yanında hizmet veren Hacı Bektaş Veli, daha sonra Sulucakarahöyük’e, bugünkü Hacıbektaş ilçe-sine yerleşti. Anadolu insanlarının yaşam biçimleri, inançları ve kültürel değerleriyle yoğrulan, onların sentezinden oluşan Anadolu Alevi-Bektaşi inancını ve yaşam felsefesini burada yaydı.

Hacı Bektaş dergâhı, Alevi-Bektaşi inancının bir merkezi olduğu gibi, sosyoekonomik ve politik dayanışmanın da bir merkeziydi. Bir kültür merkezi olan bu dergâhta halkı irşad edecek, aydınlatacak ve halkın sorunlarıyla ilgilenecek dervişler, mürşitler, dedeler, dede-babalar yetiştirildiği gibi, Ahi kurumlarıyla (meslek loncalarıyla) bir-likte çeşitli meslek dallarında eğitim de veriliyordu. Hacı Bektaş Veli ile birlikte aynı düşünce ve inanç doğrultusunda hizmet veren ünlü düşünürlerden (mutasavvıflardan) bazıları ise şunlardır: Kırşehir’de Ahi Evren Veli ve Muhlis Paşa’nın oğlu Âşık Paşay-ı Veli, Amasya’da Baba İlyas ve Baba İshak; Eskişehir’de Yunus Emre, Aksaray/Ortaköy/Taptuk köyünde Taptuk Emre; Bilecik’te Şeyh Edebali (Osman Gazi’nin mürşidi ve kayınpederi); Rumeli’de Sarı Saltuk; İstanbul’da Karaca Ahmed Sultan; Tokat’ta Barak Baba, Antalya/Elmalı’da Abdal Musa Sultan; Akşehir’de Seyyid Mahmud Hayrani, ayrıca (Hacı Bektaş’ın) halifelerinden Cemâl Seyyid, Saru İsmail, Kolu Açık Hacım Sultan, Pir Ebi Sultan, Güvenç Abdal gibi erenler ve Hatun Ana, Kutlu Melek (Kadıncık Ana), Fatma Bacı, Muhterem Hatun, Rabiâ Bacı, Zeynepcik Ana, Baş Açık Ana, Celâl Hatun gibi kadın önderler. (...)
Velâyetnâme’de, Emir Cem Sultan adında, Sulucakarahöyük’ün güney tarafından büyük bir tekke kuran bir erden sözedilir. Bu Er, bir gün Hacı Bektaş Veli’yi ziyarete gider; niyazlar yapılır, kurbanlar tığlanıp yenilir. Emir Cem Sultan, tekkesine döndükten sonra, derviş-leri, Hacı Bektaş Veli’nin nasıl bir Er olduğunu sorarlar. Emir Cem Sultan, şu yanıtı verir: “Hünkâr, öyle bir denizdir ki, değme nesne onu bulandırmaz. ”
Evet, değme nesnenin bulandıramadığı, engin düşüncesiyle bir deryayı andıran Hacı Bektaş Veli’yi bütün yönleriyle, eksiksiz ve noksansız anlatmak, yazıya dökmek kolay olmasa gerektir. Bizim burada sunmaya çalıştığımız, bu engin deryadan sadece bir damladır.
(O) bir yoldaştır ki
Yitirmeye kimse onu:
“Karanlıktır bilim üzre gidilmeyen yolun sonu. ”
Ne olursa olsun
Yeri: “Yüreğinin ağırlığıncadır kişinin değeri. ”
Durup bekleme yüzünün güzelleşmesini
Davran biraz, silkin:
“İyi mi olsun karşındaki, Sen iyi ol ilkin. ”
“Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu”.
“Yalnız bilgelerdir, hem arı olan, hem arıtıcı olan. ”
“Düşünceyi, eylemi, sevgiyi siz, Tanrı’nın tadı biliniz. ”
Güneştir tokmağı
Gökyüzü bir davul,
Gümler gece gündüz:
“Ara bul. ”
Bir söz ki söyler işte
Dağlar, taşlar bağra bağra:
“Ne ararsan, kendinde ara.
(Fazıl Hüsnü Dağlarca; Hacı Bektaş Veli’den İlkeler)
Konuyu, insanlık âşığı bu ünlü düşünürün (Hacı Bektaş Veli’nin), bugün de bize önemli mesajlar ileten şu anlamlı sözleriyle (özdeyiş ve şiirleriyle) bağlayalım:
· Ellerin kâbesi var, benim Kâbem insandır.
· Okunacak en büyük kitap insandır.
· Doğruluk dost kapısıdır. Doğruluk karargâhımızdır.
· Dosttan gayrı dost aramak, fesâd-ı muhabbet ve butlan-ı (hükümsüz, boş) mârifettir.
· Komşu hakkı, Allah hakkıdır.Komşu hakkına dokunulmaz; emanete hıyanet edilmez.
· Göze nur gönülden gelir.
· İnsanın cemali, sözünün güzelliğidir; kemâli, işlerinin doğru-luğundadır. Yani insanın ziyneti (süsü) ve güzelliği, sözlerinin iyi-liğindedir; kemâli de işinin dürüstlüğündedir.
· Hiçbir milleti ve insanı ayıplamayınız.
· Dini, dili, rengi ne olursa olsun, iyiler iyidir.
· İlimden gidilmeyen yolun sonu karanlıktır.
· Düşünce karanlığına ışık tutanlara ne mutlu.
· Madde karanlığı, akıl nuru ile; cehalet karanlığı, ilim nuru ile; nefis karanlığı, marifet nuru ile; gönül karanlığı aşk nuru ile aydınlanır.
· Akıl aya, ilim yıldıza, marifet güneşe benzer.
· Kadınları okutunuz.
· İncinsen de incitme.
· Düşmanınızın da insan olduğunu unutmayınız.
· Kuvvetini zavallıya değil, zalime kullan.
· Ara bul!
· Her ne arar isen kendinden ara.
· Düşünceyi, eylemi, sevgiyi siz, Tanrı’nın tadı biliniz.
· Yolumuz, ilim, irfan ve insanlık sevgisi üzerine kurulmuştur.
· Yüreğinin ağırlığıncadır kişinin değeri.
· İyi mi olsun karşındaki, sen iyi ol ilkin.
· Yalnız bilgelerdir, hem arı olan, hem arıtıcı olan.
· Marifet ehlinin ilk makamı edeptir.
· Nefsine ağır geleni kimseye tatbik etme.
· Nebiler, veliler insanlığa Allah’ın hediyesidir.
· Eline, diline, beline sahip ol.
· İnsanın olgunluğu, davranışlarının doğruluğundandır.
· Delilsiz sözle gıyapta bulunma. Doğru yola gidene veli, eğri yolda gidene deli derler.
· Asıl kör, nankörlüktür. İyiliğe karşı kötülük, hayvanlıktır.
· İnsanoğlunun en büyük düşmanları yalancılık, nefsine düşkünlük, mal ve mevki hırsı, gıybet, edepsizlik, hıyanet ve Hakk’ı inkardır.
· Namahreme bakma, hatır yıkma, başa kakma, dünya için kaygı çekme
· Dinine dizlerinle değil, kalbinle bağlan.
· Biz, dile ve söze değil, öze ve hale bakarız.
· Ayağa kalkacaksan, bari hizmet için kalk.
· Hamı pişiremezsen, bâri pişmişi ham etme.
· Mürşidlik alıcılık değil, vericiliktir.
· Bizim semahımız ilahi bir aşktır.
· En büyük keramet çalışmaktır.
· Çalışmadan geçinenler bizden değildir.
· Özünle, sözünle, gözünle işinde ol.
· Edep elbisenizi sırtınızdan ölünceye dek çıkartmayınız.
· Bizim meclisimizin tarafı yoktur.
· Bilim, gerçeğe giden yolları aydınlatan ışıktır.
· Âlimin sohbeti, cahilin ibadetinden daha faydalıdır.
· Âlimlere fikir lâzımdır, dervişlere zikir. Zira ki fikirsiz âlim, seraptır; zikirsiz derviş yapraksız ağaçtır.
· Fikirsiz âlim, Nuh’suz gemidir; zikirsiz derviş, ruhsuz kalbidir. Fikirsiz âlim, Tur’suz Musa’dır ve zikirsiz derviş, nursuz kandil-dir.
· Fenalardan sakın, temizlerle ülfet (sohbet) et. Çünkü ülfet hem zehirdir, hem panzehirdir.
· Marifet güne (güneşe), akıl ay’a, ilim yıldıza benzer. Ve hem ay, gün doğar, dolanır; ilim okunur.
· Eğer ilerlemek istiyorsan herkesin önüne atılma.
· Merhem ve mum gibi ol, diken olma!
· Hiç kimseden sana fenalık gelmesin istersen, fena özlü, fena düşünceli ve fena huylu olma!
· Biz olduğumuz gibiyiz ve öyle de olacağız; iki âlemde, bugün de, yarın da.
· Ol söz verme, öl sözünden dönme. Her tavlada boşanan, bizim tavlada yer bula; bizim tavladan boşanan, başka tavlada yer bulmaz ola. Gel ha gel, insan ol da öyle gel.
· Dört şey, her şeyin en yazığıdır: 1. Güneşe karşı yanan ışık; 2. Görmeyen göze karşı güzel yüz; 3. Çorak toprağa karşı güzel yağmur; 4. Karnı toka karşı hoş bir yemek, ahmaka karşı hak sözü.
· Beş şey mutluluğun delilidir: 1. Doğru sözlülük; 2. Güzel ameller; 3. Olgunlaşma için gösterilen çaba; 4. Helalından rızık arama; 5. Hâl ehli dervişlerle sohbet.
· İçinde kibir, düşmanlık, cimrilik, kıskançlık, öfke, maskaralık gibi türlü şeytan işi olanlara ne yazık!
· Bunlar dışlarında su ile yıkansalar (abdest alsalar) hiç temiz olurlar mı? Şeytana mahsus bu şeylerden biri bile içinde olan bir kimse, ne kadar ibadet ederse etsin, hepsi boşuna olur.
· Kendini temizlemeyen başkasını temizleyemez. (Kendisi arı olmadan, başkasını arıtamaz).
· İnsanoğluna kâfirden de büyük üç düşman vardır: Birincisi hava vü heves (nefsine düşkünlük), ikincisi dalalet ve kibir (sapkınlık ve kendini beğenmişlik), üçüncüsü yalancılık ve kalleşliktir.
· Adem’de değil mi seb-ül mesani, Adem’de değil mi âyet-ül Kürsi?[5]
· Sen seni bilirsen yüzün Hüda’dır; sen seni bilmezsen, Hak senden cüdadır.

Sevgi muhabbeti kaynar yanan ocağımızda
Bülbüller şevkle gelir, gül açar bağımızda
Hırslar, kinler yok olur aşkla meydanımızda
Arslanlar, ceylanlar dosttur kucağımızda
***
Erkek dişi sorulmaz muhabbetin dilinde
Hakk’ın yarattığı her şey yerli yerinde
Bizim nazarımızda kadın erkek farkı yok
Noksanlık, eksiklik senin görüşlerinde
***
Ağyar sohbetinin kökünü kazmak isterim
Gönlümü yalnız dostun lisanına ağız yapmak isterim
Dünya ve âhiret gamını gönülden çıkarmak isterim
***
Dostumuzla beraber yanar kanarız
Her nefeste aşk ile yaradanı anarız
Erenler meydanına vahdet ile gir de gör
Kırk budaklı şamdanda kırkımız bir yanarız.
***
İlim, irfan mürşittir karanlıkları koğar
İnsanları cehalet, gaflet bunaltıp boğar
Gönüllerde parlayan o saadet güneşi
Şark ile garptan değil, gerçek inançtan doğar
Malım, mülküm, servetim hepsi evde kaldı
Oğlum, kızım, akrabam geçtiğim yolda kaldı
Dostlarımdan birisi benden hiç ayrılmadı
Allah için yaptığım iyilikler bende kaldı.
***
Hak’tan emrolundu geldim cihana
Gözüm açtım mail oldum ol burca
Ârif oldum Hak kelâmın söyledim
Elif kaddim dal yazmışam ol burca
Konaktan bezirgân çıka göçünce
Ne gündüzüm gündüz, ne gecem gece
Bir burç vardır cümle burçlardan yüce
Muhammed miraca çıkar ol burca
Alnımıza yazıluptur yazılar
Mürid olan mürşidini arzular
Yer yüzünde yer kalmadı gaziler
Arş yüzünden bir yol gider ol burca
Gökten uçan Cebrail’dir, Huridir
Bir gül vardır Muhammed’in nurudur
Bir kapusu Şah-ı Merdan Ali’dir
Elvan elvan nurlar çıkar ol burca
Hacı Bektaş Veli, arayıp bulmuşam
Erenler deminde bir pay almışam
Bir hakikat deryasına dalmışam
Her gönülden bir yol gider ol burca.
***
Hikmet arar isen özüne bir bak
Arap’ta, Acem’de, Rum’da arama
Hakikat nurunun aslı hakikat
Aynada yansıyan nurda arama
Özünü bilenler özrü silendir
Turaplık rızayı teslim edendir
Gerçek Abdal, Hakk’a hayran olandır
Kibir ile gurur horda arama
Aslolan göze nur gönülden gelir
Sevgi muhabbette asuman erir
Ebedi sevgiyi bu toprak verir
Kudus, Arafat’ta, Tur’da arama
Varlık ummanında göz ol da bak
Vahdet ateşinde benliğini yak
Ayağa kalkarsan hizmet için kalk
Zulmedenden olup zorda arama
***
Hararet nârdadır, sacda değildir
Keramet baştadır, tacda değildir
Her ne arar isen kendinde ara
Kudüs’te, Mekke’de, Hac’da değildir
Sakin ol kimsenin gönlünü yıkma
Gerçek erenlerin izinden çıkma
Eğer insan isen ölmezsin korkma
Âşığı kurt yemez, uc’da değildir.

Hacı Bektaş Veli

MEVLANA’NIN AŞK VE İNSAN FELSEFESİ

MEVLANA’NIN AŞK VE İNSAN FELSEFESİ


Anadolu’da tasavvufun en önde gelen temsilcilerinden birisi Mevlana’dır. Anadolu insanı ona büyük sevgi, saygı beslemiş ve düşüncelerini benimsemiştir. Aradan yaklaşık 700 yıldan fazla bir zaman geçmesine rağmen onun düşünceleri hala Türk halkının ilgi ve sevgisini çekmeye devam etmektedir.




Mevlana’nın sevgi ve aşk felsefesi, yaşadığı günden bugüne, yalnız Türk halkının değil, çeşitli din ve kültürden olan bütün dünya insanlarının ilgi odağı olmaya devam etmektedir. Nitekim, İrene Melikoff: “Mevlana’nın eserlerini dünya milletleri kendi dillerine çevirip okusalar, dünyada kötülük, harp, kin, nefret diye bir şey kalmaz” demiştir(Yeniterzi, 1997:109).
İnsan konusunun bağımsız felsefi bir disiplin (felsefi antropoloji) olarak ele alınması 20. yüzyılda olmuşsa da(Mengüçoğlu,1997:1), insan üzerinde durulması felsefenin başlangıcına kadar uzanmaktadır. Şöyle ki; Yunan felsefesi ilk önce, Asya’da eski bir İyon kolonisi olan Milet’de doğdu. Buradaki filozoflardan Thales’e göre evrenin arkesi, sudur ve herşey sudan oluşmuştur. Anaximandros’a göre Aperiondur. Bu ise herşeyin başlangıcında bulunan, herşeyi harekete geçiren ve herşeyi kuşatan sonsuzluk, bitmek tükenmek bilmeyen sınırsız şeydir. Anaximenes’e göre havadır. Fisagor’a göre sayıdır. Herakleitos’a göre Ateştir. Bu ateş, logostur. Logos ise alem aklı ile Tanrı’nın bir ve aynı olmasıdır. Empedokles’e göre toprak, hava, su, ateşten ibaret olan dört unsurdur. Demokritos’a göre atomlardır(Birand,1987:13-28).

Görüldüğü gibi, Sokrates’den önceki filozoflar evrenin arkesi ile ilgilenmişlerdir. Sokrates’e göre biz evrenin arkesini bilemeyiz, hem bilsek bile bunun bize bir faydası yoktur. O halde biz kendimizi bilebiliriz, kendimizi bilmek bir ahlak felsefesidir. Böylece felsefede insan konusu ilk defa Sokrates tarafından ele alınmıştır, bu sebeple Sokrates felsefenin kurucusu sayılmaktadır.

Sokratesin felsefesi ile tasavvuf felsefesi arasında da büyük benzerlik bulunmaktadır. Şöyle ki; tasavvufta aşk önemli bir yer tutar. Diyebiliriz ki; tasavvufun temeli aşktır. Sokrates de aşk konusunda şunları söylemiştir: “Aşk insan ruhunun ilahi güzelliğe duyduğu açlıktır. Aşk, yalnız güzelliği bulmayı değil aynı zamanda onu yaratmaya ve devama iştahlıdır. Fani vücutta ebediyetin tohumlarını yetiştirmeye iştahlıdır. Bunun için iki cins birbirini sevmektedir. Kendilerini tekrar yaratmak ve böylece zamanı ebediyete kadar uzatmak isterler. İşte bunun için ebeveyn çocuklarını severler. Sevişen ana babanın ruhları yalnız çocukları vücuda getirmez. Bunlar aynı zamanda ebedi güzellik arzusunun arayıcılarını ve haleflerini de vücuda getirirler(Yarkın, 1969:16).


Sokrates, felsefesine insanı konu ettiği gibi, tasavvuf felsefesi de insanla ilgilenmektedir. İnsanın Tanrı ile ve insanın insanla ilişkilerini kendisine konu olarak almaktadır.



Mevla’nın insan anlayışına geçmeden önce onun etkilendiği tasavvuf felsefesine kısaca değinelim. Çünkü Mevlana’ya anlayabilmek için tasavvuf felsefesinin bilinmesi gerekir, aksi halde Mevlana’nın düşünceleri askıda kalır.


Tasavvuf

Felsefede mistisizm, aklın kavrayamayacağı gerçekleri mistik sezgi ile bilmek anlamına gelir. Hindu, Yahudi, Hıristiyan ve İslam mistisizmleri vardır. Tasavvufun diğer adı İslam mistisizmidir(Güngör,1982:17-18).

İbn Arabi’nin vahdet-i vücut anlayışına göre, varlık özde birdir, ancak çokluk halinde tezahür etmektedir. Mutlak varlık Allah’tır, var olan her şeyin tek kaynağı O’dur. Her şey yaratılmadan önce Allah’ın ilminde mevcuttu. Şu halde varlıkların suretleri ezelde Allah’ın zatı ile birdir. İnsanın Allah’la bir olmasından kastedilen budur. Yoksa insanın Allah’la birleşerek bir varlık olması değildir(a.g.e:89).

Tasavvufa göre Yaratan ile yaratılan arasında ayrılık yoktur. Çünkü Allah’tan başka varlık yoktur ve insan Allah’tan gelmiştir, yine Allah’a dönecektir. Ancak bunun için ölümü beklemeye gerek yoktur, nefsi terbiye ederek ezeldeki Birliğe ulaşılabilir(a.g.e:22).

Tasavvuf, söz(kal) yolu değil hal(iyi ahlak) yolu, velayet(ilm-ü ledün) vasıtalı bir yol olup, Hakikat adı verilen değişmezliğe ulaşmayı amaçlamaktadır(Fırat,1999:131).

Tasavvuf, kafanda ne varsa atmak, elinde ne varsa dağıtmak, önüne ne çıkarsa çıksın ona yüz çevirmemektir. Yani zihni kötü düşüncelerden arındırmak, cömert olup başkalarına ikramda bulunmak, karşına hangi çeşit insan çıkarsa çıksın(iyi-kötü, güzel-çirkin, kadın-erkek, dinli-dinsiz) hepsine iyi gözle bakabilmektir.

Tasavvuf, herkese dost olmak, kimseye yük olmamak, gül bahçesinin gülü olmak, diken olmamaktır(Tercüman,1987:199).


Tasavvuf, ilahi ahlakla ahlaklanmak, bencillikten kurtulup, kendisinden çok başkasını düşünmektir(Tercüman,1987:199).


Bir diğer anlamda tasavvuf sevgi ve aşk felsefesidir. Nitekim Hz. Muhammed bir hadisinde “Allah güzeldir, güzelliği sever, Kibir ise Hakkı kabul etmemek ve insanları hor görmektir(R. Salihin II:44)”, buyurmuştur. Allah, mutlak cemal ve kemal sahibi olarak her türlü güzelliğin kaynağıdır. İnsan, Allah’ı ne kadar tanırsa(marifeti artarsa) O’na karşı olan sevgi ve aşkı da o oranda artar(Tercüman,1987:26).

Zamanın başlangıcından önce Allah Mutlak Güzellik idi. Mutlak Varlık, Mutlak Güzellik veya mutlak Gerçek olan Tanrı, var olmayan bir dünya, yani yokluk dünyası ile bilinebilirdi(Fığlalı,1996:217-218).

Yine tasavvuf ehli arasında meşhur olan bir kutsi hadis vardır:” Ben gizli bir hazine idim, bilinmeyi sevdim, beni bilsinler, tanısınlar diye mahlukatı yarattım.” Buna göre başlangıçta sevgi, Allah’tan çıkmış ve evrenin yaratılmasına sebep olmuştur. Bunun için tasavvufta esas olan ulvi ve ilahi aşktır. Gerçek aşk, insan ruhunun Allah’a karşı özlemidir.

Adem yaratılmadan önce Tanrı, Adem oğullarının bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? Onlar “Evet” şahit olduk dediler(Araf:172). Elestü Bezmi ile Yaradan’ın aşkı başlamış ve insan bu Mutlak Güzellik karşısında kendinden geçmiştir(Fığlalı,1996:223).

Tasavvufun aslı, insanın yaratılışına dayanmaktadır. İslam inancına göre Adem ve eşi Havva yaratıldıktan sonra cennete konuldular. Onlara denildi ki: “ Buradaki her türlü meyveden yiyiniz, yalnız şu ağacın meyvesine dokunmayınız. Adem eşi birlikte yasaklanmış meyveden yediler, bunun üzerine ikisi birlikte dünyaya gönderildiler. Adem yaptıklarından pişman oldu ve affını diledi. Bunun üzerine affedildi(Bakara:35-37). Daha önce günahkar iken pişman olup tövbe etmesinden dolayı tekrar peygamberlik mertebesine kadar yükseldi.

“Sen olmasaydın evreni yaratmazdım”, hadis-i kutsisi gereğince Allah, Hz. Muhammed’in hatırı için diğer insanları ve evreni yarattı. Adem yasaklanan meyveyi yiyip günahkar olduktan sonra cennette Allah’tan başka ilah yoktur, Muhammed O’nun Resulüdür yazısını okudu ve Muhammed’in aşkına kendisinin Allah tarafından affedilmesini diledi(Kısakürek,1982:106).

İşte asıl tasavvuf burada başlamaktadır. Çünkü Tasavvufun temeli, yaptığı kötülükten pişman olmaya dayanır. İnsan noksan bir varlık olduğu için sürekli hata yapabilir. Önemli olan hatayı kabul etmek ve bundan pişman olarak doğru yola yönelmektir.

Tasavvufun temeli üç esasa dayanır: Zikir, sabır, şükür. Yani Yaratanı sık sık anmak ve Ondan gaflette bulunmamak, başına gelen belalara, kazalara ve diğer insanların çiğliğine sabretmek, Tanrı’nın verdiği nimetlere şükretmek, nankörlük etmemektir.


Tasavvuf, insanın eğitimini esas alan ve onu olgunlaştırmaya(kamil insan) çalışan bir yoldur. Tasavvuf eğitiminde kulun, derece derece kötü huylarını terketmesi, onların yerine iyi huyları koyması, cehaleti yok etmesi, bilgi ile bezenmesi, gafletten kurtulması ve her an Allah’ı hatırına getirmesi gerekir(Tercüman,1987:67).


Tasavvufta ikilik yoktur, birlik vardır, yani hiçbir şey yoktur, yalnız Tanrı vardır. Fena Fillah, kulun Tanrı’da yok olmasıdır. İkilik ortadan kalkıp birliğe ulaşılınca Allah yüzünü gösterir: Gökteki her yıldızdan parlar, tabiattaki her çiçekten bakar, her güzel yüzde gülümser, her tatlı seste hitap eder, herşeyde Tanrı vardır ve O’ndan başka bir şey yoktur (Eröz,1990:204). İşte Hallac-ı Mansur’un “Enel Hak” demesinin anlamı budur.

Mutasavvuflar, bir dünya menfaati veya cennete gitmek için değil, sadece Allah’ı sevdikleri için ibadet ederler. Tanrı bizi ister cennetine koyar, ister cehennemine, bu tamamen Tanrı’nın bileceği bir iştir, derler. Nitekim kadın erenlerden olan Rabia(714-804) şöyle dua etmiştir: “Allah’ım, sana cehennemden korkarak ibadet ediyorsam, beni cehennem ateşinde yak, yahut cennet özleyerek Sana ibadet ediyorsam, cenneti bana haram kıl. Yalnız Seni sevdiğimden dolayı Sana ibadet ediyorsam, beni ezeli cemalinden mahrum etme ya Rabbi”(Tercüman,1987:165).

Burada dikkati çeken husus, Rabia’nın sadece güzeller güzeli olan ve güzelliği hiçbir yaratığın güzelliğine benzemeyen ve bütün insanlığın ilk ikrarını verdiği “Kalu Bela’da” O’nun güzelliği karşısında mest olup kendisinden geçtiği o olağanüstü güzelliği istemesidir.

Özet olarak tasavvuf, başta Allah aşkına, sonra işlenilen günah ve yapılan kötülüklerden pişman olup, tövbe etmeye ve onları tekrar yapmamaya, Tanrı’nın yaratığı olmalarından dolayı bütün insanları hoş görüp sevmeye ve bütün canlıları korumaya, almak yerine bol bol vermeye ve açları doyurmaya, buna karşılık kendi nefsini terbiye etmek için fazla yememeye, kötü söz söyleme ihtimaline karşı az konuşmaya, vaktinin çoğunu uykuda geçirmeyerek çalışmaya, topluma ve insanlığa faydalı olmaya dayanır.

Mevlana ve Felsefe

Mevlana, Arap, Fars(Attar ve Tebrizli Şems) ve Türk kültüründen(Orta Asya Türk topluluklarının Gök-Tanrı inancı) etkilenmiştir(Ablay,1988:147). Ayrıca onda eski Yunan idealist felsefesinin(Platon ve Plotinus) tesirlerini görmek mümkündür. Bununla birlikte Mevlana, genel olarak felsefe konusunda olumsuz düşüncelere sahiptir. Onun felsefe ile ilgili bir şiiri şöyledir(Sayılı: 1970:1):

Küçük felsefeci kör olacak
Işık ondan uzakta kalacak
Felsefeci de dinin çiçeği açmayacak
Çünkü Sen onu onda dikmeyeceksin.

Ayrıca Mevlana Mesnevisi(VI:1370)’nde, felsefe ile ilgili şunları söylemiştir: “Cennettekilerin çoğu saf kişilerdir, böylelikle felsefenin şerrinden kurtulurlar.

Görüldüğü gibi Mevlana, felsefeyi kötü ve zararlı bir uğraş alanı olarak görmekte, felsefecileri küçümsemekte ve onların cennete giremeyeceklerine inanmaktadır. Bu düşünceler bize Alman filozofu Karl Jaspers(1970:31)’in, “Felsefeyi reddeden farkında olmadan felsefe yapıyor, demektir” sözlerini hatırlatmaktadır. Mevlana, felsefeyi zararlı sayıp küçümserken bile, ortaya attığı bu düşüncelerle yine de felsefe yapmıştır, denilebilir.

Mevlana ölmeden önce hastalandı ve hasta yatağında arkadaşlarına şöyle vasiyet etti: “Ben size gizli ve açık olarak Tanrı’dan korkmayı, az yemeyi, az uyumayı, az söylemeyi ve daima şehvetten kaçınmayı, halkın eziyetine ve cefasına dayanmayı, avam ve sefihlerle düşüp kalkmaktan uzak bulunmayı, kerim olan salih kimselerle beraber olmayı vasiyet ederim. Çünkü insanların hayırlısı, insanlara faydası dokunandır. Sözün hayırlısı az ve öz olanıdır.”(Eflaki II:165). Bu sözler, Mevlana’nın bütün düşüncelerini özetlemektedir.


Mevlana, tasavvuf felsefesinin etkisiyle esas olarak insan üzerinde durmuştur. İnsanın Tanrı ile ve diğer insanlarla olan ilişkilerini incelemiştir.


Mevlana’da Tanrı, Güzellik ve Aşk

Mevlana’nın üzerinde durduğu en temel varlık Tanrı’dır. Bu, onun düşüncesinin merkezini oluşturur. Tasavvuf felsefesinde evrende olan bütün şeyler Tanrı’nın yansımasıdır. Mevlana bir gün sema halinde iken büyük bir vecde kapılıp: “Hiçbir şey görmedim ki, Tanrı’yı onda görmemiş olayım(Eflaki I:283)”, diyerek bu görüşü dile getirmiştir. Onun bu konudaki diğer düşünceleri şöyledir:


...Dünya, insan, yerde ve gökteki herşey, kendi mahsulü olan bir ressamın eseridir(Eflaki II:125).

Mevlana’nın bu düşüncesi, maddeyi idelere göre şekillendiren Platon’un Demiorgus’ (Birand,1987:57)’unu andırmaktadır. Platon’un Tanrısı tıpkı bir ressam gibi dünyadaki cisimleri onların idelerine bakarak çizip şekillendirmektedir.

Yedi deniz de ondan bir katredir. Bütün varlık, onun dalgasından bir damla(Mesnevi V:1880).


Tasavvuf inancına göre Tanrı hem zahirdir, hem batındır. Yani hem açıktır, hem gizlidir. Açıklığı içinde gizli, gizliliği içinde açıktır. O baştaki gözle görülmez fakat basiret gözü ile görülebilir. Mutasavvuflar onu kalp gözü ile görürler. Mevlana bunu şöyle anlatır: Tanrı güneşten daha çok görünendir. Kim gördükten sonra anlatılmayı ararsa o kayıptadır(Eflaki I:479).


Tasavvufta Tanrı ezeli ve ebedidir, O’nun dışındaki varlıklar zamanla yok olacaklardır. Mevlana birgün “Onun zatından başka herşey helak olacaktır(Kasas:88) ayetine şu manayı verdi: “Damlanın renizde kaybolması gibi siz de yok olmaktan müstesna olan Zatımda tamamen yok olun”, buyuruyor(Eflaki II:66).

Mevlana’ya göre insan her gece uykuda Tanrısal aleme gider ve uyandığında bu dünyaya yeniden doğar. O bu düşünceyi şöyle ifade etmiştir: “Hele her gece, bütün ruhlar, bütün akıllar o uçsuz-bucaksız derin denize batar, yok olurlar”(Mesnevi I:1890). Demek ki, kulun Tanrı’da yok olması insan yaşadıkça her gün meydana gelmektedir. Kısacası insan her gün ölüp yeniden dirilmektedir.

Der ki: Aklın ve akıllının da aslının aslı benim, sarhoşun da. Suretlerdeki güzellik, bizim aksimizdir(Mesnevi V:3278).

Tasavvufta en güzel varlık Tanrıdır ve ondan daha güzel bir varlık yoktur. Mevlana bununla ilgili şunları söyler: Bir defa Tanrı’nın güzelliğini görürsen, bir daha başkasının yüzüne bakmazsın. Bunun gibi bütün yaratıklar arasında Yusuf peygamber en meşhuru sayılır. Fakat Hz. Muhammed’in bir yanağı vardır ki, O Yusuf’un güzelliğini dehşet içinde bırakır(Eflaki II: 107, 191).

Demek ki Mevlana’ya göre en güzel varlık Tanrı’dır. O, mutlak güzeldir, güzeller güzelidir, Onun güzelliği yaratıkların güzelliğine benzemez. İkinci derecede güzel olan Hz. Muhammeddir. Çünkü Tanrı evreni Onun hatırı için yaratmıştır. Ondan sonra üçüncü derecede Yusuf Peygamberin güzelliği gelir.

Aslında Tanrı’nın eseri olmasından dolayı bütün insanlar güzeldir, güzel olan Tanrı, güzel eserler yaratmıştır. Çünkü hiçbir insan diğerine tam olarak benzemez, bu sebeple her insan bir başka güzeldir.

Haşa dünyada senden güzel bir sevgili yoktur;
Yahutta yüzünü görmekten daha güç bir iş olamaz,
İki dünyada da dostum, sevgilim ancak sensin;
Nerede bir güzel varsa, o da senin ışığındır zaten(Rubailer,37).

Mevlana bu dörtlüğünde dünyadaki bir güzeli, Tanrı’nın bir ışığı olarak kabul eder. Çünkü güneş ışığı dünyayı aydınlatır, karanlığın korkunçluğu yanında aydınlık çok güzeldir.

Tanrı, tamamen zevktir ve her kim tatmazsa anlamaz. Ben o zevkim ve o zevke tamamen gömülmüşüm. Halkın zevki bu zevkin aksidir. Çünkü iman tamamen zevk ve şevktir(Eflaki I:366).

Mevlana esas olarak sevgi ve aşk üzerinde durur ona göre aşk bir bilgi edinme yöntemidir. İnsan ancak Tanrı’ya aşkla ulaşabilir. Şimdi onun bu konudaki düşüncelerini görelim:

“Dünyada aşk gibi bir üstad, bir mürşit ve insanı doğru yola ulaştıran bir kimse yoktur(Eflaki I, 408).


En güzel olan Tanrı’nın aşkından başka ne varsa; can çekişmededir, hatta şeker yemek bile olsa(Mesnevi I:3686). Demek ki, dünyadaki bütün aşklar gelip geçicidir, ancak Tanrı aşkı kalıcıdır.


Allah sevgisi ilimle elde edilir. İlimden nasibi olmayanlar ve akılsızlar bu sevgiden uzaktır(mesnevi: II/1545,49). Ona göre gerçek sevginin bilim ve akılla ilişkisi vardır. Bunlar yoksa sevgi de yoktur. Gerçekten de akıl hastaları için akıl da sevgi de yoktur.

Cömert Tanrı, halkın bahtsızlığını görüp, iki yüz tane sevgi çeşmesi akıtmıştır(Mesnevi VI:2282).

Nerede olursan ol, ne halde bulunursan bulun; sevmeye, aşık olmaya çalış. Sevgi mülkün, ülken oldu mu, boyuna aşık olursun; mezarda da, mahşerde de, cennette de aşık olursun; sonu gelmez ya; boyuna aşık olursun(Fihi Mafih:146).

Ebubekir’in diğer insanlara üstünlüğü çok ibadet etmesinden değil, Tanrının lütfettiği sevgi yüzündendir(Fihi Mafih:186).

İnsanlar, kuşkular, işkiller içindedir. Ondan kuşkuyu işkili gidermeye imkan yoktur; meğer ki aşık olsun. Aşık oldu mu, onda ne kuşku kalır, ne işkil. Bir şeyi sevdin mi ona karşı kör eder, sağır eder o sevgi seni(Fihi Mafih:86).

Yüce Allah’a en sevgili olan şey, Yüce Allah için birisini sevmektir(Mektuplar:25). Mevlana’ya göre çıkarı dayalı bir sevginin değeri yoktur, onun için insan, birisini çıkar beklemeden sevmelidir.

Alemin yaratılışından maksat da, dostlarla buluşmaktır; Allah için ve Allah uğruna dost olanlardan(Mektuplar:93).

Sevgi bir ilişkiden doğar. Bir kimse annesini ekmek ve helva verdiği için sevmez, belki aralarındaki ilişkiden dolayı sever. Menfaat üzerine kurulan sevgi perişanlık ve pişmanlık doğurabilir. Oysa gerçek ilişkiden doğan sevgide ne dünyada ne de ahırette pişmanlık yoktur(Eflaki II: 296).

Mevlana’ya göre eğer birisini seviyorsak bunu mutlaka kendisine söylemeliyiz. Bunu şöyle dile getirir: “Hz. Muhammed mescitte oturuyordu. Birisi mescidin kapısının önünden geçti. Dostlardan birisi Ey Allah’ın elçisi, şu geçen kişiyi seviyorum ben. Hz. Muhammed kalk ve bu sevgiyi ona bildir, buyurdu(Mektuplar:55).

Sultan Veled dedi ki: Bir gün babam bana: “Bahattin, düşmanının seni sevmesini istersen, 40 gün onun iyiliğini söyle. O senin dostun olur: çünkü gönülden dile yol olduğu gibi, dilden de gönüle yol vardır(Eflaki: I:497). Hint felsefesine göre de, insan eğer bir şeyi kuvvetle düşünür ve üzerinde yoğunlaşırsa, o şey mutlaka olur.

Eğer dostlarınızın kötülüklerini size naklederlerse, sizin onu 70 kere hayırla ve iyi niyetle yorumlaman gerekir. Onu yazmak ve açıklamaktan aciz kaldığınız vakit, “bunun sırrını o bilir” diye yorumlayın ve meseleyi kapatınız ki, dünyada dostsuz kalmayasınız. Çünkü ayıpsız dost arayan dostsuz kalır(Eflaki I:527).

Mevlanaya göre sevgi ve aşk insanlık vasıflarındandır. Hayvanın bu kavramlardan haberi olmadığı gibi, bu duyguları yaşaması imkansızdır. O bu konudaki düşüncelerinin şöyle ifade etmiştir:

Sen aşık olmadıysan, sevgi nedir, bilmiyorsan;
Yürü git, ot otla; eşeksin sen(Mektuplar:95).

Aşksız yaşama ki, ölü olmayasın;
Aşkla öl ki diri olasın(Mektuplar:36).

Peygamberimizin yolu aşktır;
Aşk oğullarıyız biz, anamız aşktır.
A anamız, a beden elbisemizde gizlenen anamız,
A bizim kafir tabiatımız yüzünden gizlenmiş anamız(Rubailer: 18).

Kime aşk sırlarını öğrettilerse,
Ağzını diktiler, söz söyletmediler(Mektuplar:136).

Sen şehvetine aşk adını takmışsın,
Fakat şehvetten aşka dek uzun bir yol var...(Rubailer:29).

Aşk, büyükler için bal, çocuklar için süttür.
Aşk her gemiyi batıran istiap fazlası son yüktür(Mesnevi VI: 4032).

Aşk olmasaydı, varlık neden olurdu, ekmek nasıl olur da gelir, senin vücuduna katılırdı?(Mesnevi V:2012).

Zahitlik nedir? Kötü söylemeyi bırakmak.
Aşıklık nedir? kendi varlığından, benliğinden söz etmemektir.(Mecalis-i Seba:60).

Aşk, kimseye niyazı ve ihtiyacı olmayan Hakk’ın vasıflarındandır. Ondan başkasına aşık olmak, geçici bir hevestir(Mesnevi VI:971).

Nur ve kemal, helal lokmadan doğar.
İlim ve hikmet, aşk ve merhamet helal lokma ile olur(Mesnevi I:1707).

Sonuç olarak Mevlana’ya göre aşk, dünyanın yaratılış sebebidir. Tanrı evreni sevgi yüzünden yaratmıştır. Nasıl ki, çocuğun bedeni sütsüz yaşayıp gelişemezse, ruhu da sevgisiz var olamaz. Yetişkinler içinse sevgi, bal gibi çok tatlı bir şeydir. Aşk Tanrı’nın vasıflarındandır. Ondan başkasına aşık olmak geçici bir hevestir. Tanrı aşkı ise ebedi olarak devam eder.

Gerçek din sevgidir. Anamız babamız birbirine aşık oldu ki biz dünyaya geldik. Oysa gerçek anamız Tanrı aşkıdır. Çünkü Tanrı peygambere olana sevgisi yüzünden evreni ve insanları yaratmıştır.

Mevlana’ya göre, gerçek aşk karşılıksız sevgidir, sevdiğin kişinin seni sevip sevmemesi önemli değildir. Ayrıca Mevlana’ya göre şehvet aşk değildir. Şehvetle aşka ulaşılmak istenirse çok uzun mesafelerin katedilmesi gerekir.

Mevlana’da İnsan
Mevlana’ya göre Yüce Tanrı, kendi sanat ve sıfatını göstermek isteyince dünyayı yarattı. Kendi zatını göstermek isteyince de Adem’i yarattı(Eflaki II:103).

Hiç şüphe yoktur ki; Adem oğlu, aşağının aşağısının aşağısı bir bedenle, yücenin yücesinin yücesi bir candan meydana gelmiştir. Yüce Hak, en üstün kudretiyle bu iki zıddı birleştirmiştir. O yüce candan yüzlerce, yüz binlerce hikmet meydana gelir. Bu yoğun bedenden de yüz binlerce karanlık pusu yeri meydana gelir. Bundan dolayı da Yüce Tanrı “Gerçekten Ben, topraktan insanı yarattım, sonra da onun yaratılışını tamamlayıp kemale getirince ruhumdan ruh üfürdüm ona; meleklere de hemen secdeye kapanın ona karşı” buyurmuştur(Mektuplar:143). İşte bu yüzden Tasavvufta olduğu gibi Mevlana’da da insan kutsal bir varlıktır.


Mevlana “mümin müminin aynasıdır” sözünü şöyle açıkladı: “Tanrı’nın adlarından birisi de mümindir. İman eden kul da mümindir. “Mümin müminin aynasıdır” demek, “Tanrı onda o aynada tecelli etti” demektir. Yani ayna gibi olan mümin kulda, mümin olan Tanrı tecelli ediyor demektir Tanrı’yı görmek istiyorsan, gel aynaya bak da onu gör(Eflaki II: 78).


Mevlana’nın hocası şems, bir seyahati esnasında bir adama rastladı. Bu adam genç bir çocuk görse bunu seyretmekten kendisini alamıyordu. Bunun üzerine Şems ona “Hey bu ne haldir?” diye sordu. Adam buna şu cevabı verdi: “ Güzellerin yüzü ayna gibidir. Ben Tanrı’yı o aynada gözlüyorum.” dedi. Şems buna karşılık: “Ey ahmak, madem ki, Tanrı’yı su ve toprak aynasında görüyorsun, niçin can ve gönül aynasına bakıp da kendini aramıyorsun” dedi. ( Eflaki II, 206).


Mevlana, insanın kutsallığını bir başka şekilde şöyle ifade etmiştir: “Dağ, taş, su, ateş, yel bile insana secde etmededir. Birkaç lüzumsuz münafık secde etmemiş noksan mı gelir insana”(Fihi Mafih:226).

Yukarıda konu edildiği gibi, Tanrı insanı yaratıp ona ruhundan üfürdüğü için insan da Tanrı’dan bir eser taşımaktadır ve dolayısıyla kutsaldır. O sebeple Mevlana’nın nazarında kim olursa olsun, ister dinli ister dinsiz, ister kadın ister erkek, ister zengin isterse fakir olsun hepsi saygı değerdir. Bütün insanları bir gözle görmek ve ona saygı göstermek gerekir. Ayrıca insanlardan şikayet etmek de doğru değildir. Çünkü Mevlana’ya göre, “Yaratıktan şikayet, Yaratandan şikayettir”(Mektuplar:136).

Şu olay, Mevlana’nın insan sevgisini ne kadar ileri götürdüğünü göstermektedir. Sahip İsfahani’nin hanında çok güzel bir fahişe kadın vardı. Yanında da çalışan bir çok kız vardı. Mevlana birgün bu hanın önünden geçiyordu. Rabia adındaki bu kadın kızları ile birlikte gelip Mevlana’nın ayağına kapandılar. Mevlana : “ Siz ne büyük pehlivanlarsınız, ne büyük pehlivanlar. Eğer siz bu kadar yükleri çekmeseydiniz, azgın nefisleri kim yenerdi? Siz olmasaydınız, iffetli kadınların iffet ve namusları nasıl anlaşılırdı?” buyurdu. Bunu işiten devrin büyüklerinden birisi Mevlana, büyük adam fakat fahişelerle ilgilenmesi manasızdır, dedi. Bunun üzerine Mevlana, “Eğer sen de erkeksen, onlar gibi ol, için dışın bir olması için ikiyüzlülüğü bırak” dedi(Eflaki II: 127). Mevlana burada münafıklığın kötülüğüne dikkat çekmektedir. Çünkü insan ya göründüğü gibi olmalı, ya da olduğu gibi görünmelidir.

Mevlana, tasavvuf felsefesinin etkisiyle son derece alçak gönüllü bir insandı. Bunun için kalabalıklardan kaçardı. Bunun sebebi ise kendisini görenlerin onun elini öpmesinden ve kendisine secde edilmesinden son derece rahatsız olurdu. O, insanlar arasında sosyal tabaka farkılılıklarına göre muamele etmez ve her tabakadan insana karşı alçak gönüllülük gösterirdi(Eflaki I:373).

Bunun gibi Mevlana dul kadınlara ve hatta çocuklara karşı bile alçak gönüllük gösterir, kendisini küçültürdü. Kendi önünde secde edenlere gayri müslim bile olsa secde ederdi. Bir gün Daniel adında bir Ermeni kabası Mevlana’ya rastladı Onun önünde 7 defa baş koydu Mevlana'’a kasabın önünde baş koydu(Eflaki:330-331).

Konstantiniye(İstanbul)den bir bilgin rahip vardı. Mevlana’nın bilimine, yumuşaklığına ve alçak gönüllüğünü duymuş ve ona aşık olmuştu. Mevlana’yı görmek üzere Konya’ya geldi. Diğer rahipler onu karşılamaya geldiler. Yolda Mevlana’ya rastladı ve ona 3 defa secde etti. Secdeden başını kaldırınca Mevlana’nın da secde etmekte olduğunu gördü. Bunun üzerine rahip, elbiselerini yırttı ve ve : “ Ey dinin sultanı, benim gibi zavallı ve kirli birine karşı gösterdiğin bu ne alçak gönüllük ve kendini hor görmektir?” dedi. Bunun üzerine Mevlana, Hz. Muhammed’in şu hadisini söyledi: “ Ne mutlu o kimseye ki, Tanrı onu malla, güzellikle, şerefle ve saltanatla rızıklandırdı ve o şerefi ve alçak gönüllüğü ile kendini hor görmektedir.” Sonra ilave etti: “Tanrı kullarına karşı nasıl alçak gönüllülük göstermeyeyim ve niçin kendi küçüklüğümü belirtmiyeyim. Eğer bunu yapmazsam, neye ve kime yararım).” (Eflaki I:573-574).

Tasavvufta herkesi kendinden üstün göreceksin ki, içindeki gururu, kibiri yok edip, olgun insan olma yolunda mesafe kat edebilesin. Eğer kendini herkesten üstün görürsen, kendini düzeltme ve olgunlaştırma yönünde bir adım dahi atamaz, ruhsal anlamda en küçük bir geliştirme gösteremezsin.

Tasavvufta, gururlu ve kibirli olmaya şeytan bir örnektir. Başlangıçta meleklere hocalık edecek kadar bilgi ve fazilete sahip olan şeytan, kendi üstünlüğünü dile getirerek Adem’e secde etmeyi reddetmiş ve sahip olduğu bütün meziyetleri kaybederek çok aşağı bir dereceye düşmüştür. Bunun için mutasavvıf, bu ibret verici örneği daima göz önünde tutmak zorundadır.

Mevlana’ya göre insan sadece dışını değil ondan daha fazla içini temiz tutmalıdır. Ancak o zaman olgun bir insan olabilir. O bu konuda şunları söylemiştir:

Tanrı, sizin şekillerinize ve amellerinize bakmaz, kalbinize ve niyetlerinize bakar(Eflaki I:624-625).

İnsan bir kap, bir çanak gibidir. Onun dışını yıkamak vacipse de içini yıkamak daha vaciptir. Dışını yıkamak farzsa içini yıkamak daha farzdır. Kur’anda Tanrı “Benim evimi temizleyin” buyurmaktadır(Eflaki I:465-466).

Tanrı erlerinin kalbi, Tanrı’nın nazarının kıblesidir ve evrenden de daha yüksek ve yücedir(Eflaki I:673).

Tasavvuf felsefesine göre Tanrı, bütün evrene sığmadığı halde, bir müminin kalbine girer. Onun için insan, Tanrı’nın evi olan gönlünü temizlemesi gerektiği gibi, yine Tanrı’nın bir başka evi olan diğer bir insanın kalbini kırmamalıdır. Nitekim Yunus Emre de bu konu şunları söylemiştir:

Gönül Çalabın tahtı
Çalap gönüle baktı
Yedi cihan bedbahtı
Bir gönül yıkar ise

Mevlana insanları iyi-kötü diye ayırmamakla birlikte İnsanın kötü taraflarından da bahseder.

İnsan tabaklanmış deri gibidir; rutubetten bozulur, ağır ağır kokar(Mesnevi IV: 104).

Sende nemrutluk var, ateşe atılma, atılacaksan da önce İbrahim ol(Mesnevi I:1606).

Şu halde İnsan, doğuştan iyi ve kötü meziyetleri potansiyel olarak bünyesinde taşır. Eğer onu eğitirsen topluma ve insanlığa faydalı yapabilirsin.

Mevlana, insanın doğru olup iyi ve hayırlı işler yapmasını; başkalarının ayıbını göreceği yerde kendi kusurlarını düzeltmesini öğütler. Şimdi onun bu konudaki düşüncelerini görelim:

Ben bu çalışıp çabalama dünyasında (iyi huy)dan daha iyi bir ehliyet görmedim(Mesnevi: II:810).

Allah katında halkın en büyüğü, en yücesi, çoluk-çocuğuna en faydalı olanıdır(mektuplar:50).

İnsanların hayırlısı, insanlara faydalı olandır. Toplumun hayırlısı topluma hizmet edendir. Bir an adalet altmış yıllık ibadetten hayırlıdır(Mektuplar:78).

....İnsanların kötüsü, insanlara zarar veren kişidir. Dileklerinizi, hacetlerini, kullarımın cömertlerinden isteyin; çünkü merhameti onlara verdim Ben(Mektuplar:141).

Herkes önce kendi kusurunu görseydi halini ıslah etmekten gaflet eder miydi?(Mesnevi II:881).

Ne mutlu o kişiye ki, kendi ayıbını görür. Kim birinin ayıbını görürse, o ayıbı satın alır, o ayıbı kendinde bulur(Mesnevi II:3034).

Görüldüğü gibi, Mevlana’ya göre insanın kötülük yapması, bilgisizlikten kaynaklanmaktadır. Onun bu sözleri, Sokrates’in “Kimse bilerek kötülük yapmaz” düşünceleri ile bağdaşmaktadır. Ayrıca olgun insan, başkalarının ayıbını göreceği yerde kendi ayıbının farkına vararak bunu düzeltmeye çalışır.

Kişi iyiliği Tanrı için yapmalı yoksa ben iyilik edeyim de bana da iyilik etsinler diye değil(Fihi Mafih:227).

Bir hür kişiyi lütfunla kendine kul etmen
Binlerce kul azat etmenden daha iyidir(Mektuplar:17)

Düşman da olsa, insanda bulun. Zira ihsan, düşmanı sana dost eder.
Dost olmasa bile, düşmanlık azalır. Yani ihsan, düşmanlığa merhem olur(Mesnevi II:2171).

Özgür er, başkasının kendini incitmesinden incinmeyen kişidir. Yiğit, İncinmeyi hak edeni, incitmeyen kimsedir(Eflaki I:621).

Tasavvuf felsefesinde kötü düşünceye ve kötü eyleme kesinlikle yer yoktur. Gelişip olgunlaşmak isteyen kişi, sadece dostlarına değil, düşmanına bile iyilik yapmak zorundadır. Ayrıca çiğ insanlar onu incitebilir, eğer yiğit ise bundan incinmemesi ve kendisini inciteni de incitmemesi gerekir.

Mevlana’ya göre iyilik, maddi bir menfaat beklendiği için değil, Tanrı’nın rızasını kazanmak için yani karşılıksız yapılmalıdır. Ancak o zaman bir değere sahip olabilir.

THE INTERESTING NATURE EVENTS

THE INTERESTING NATURE EVENTS
A large-scale effort to measure, detect and analyse protein–protein interactions using experimental methods is under way1, 2. These include biochemistry such as co-immunoprecipitation or crosslinking, molecular biology such as the two-hybrid system or phage display, and genetics such as unlinked noncomplementing mutant detection3. Using the two-hybrid system4, an international effort to analyse the complete yeast genome is in progress5. Evidently, all these approaches are tedious, labour intensive and inaccurate6. From a computational perspective, the question is how can we predict that two proteins interact from structure or sequence alone. Here we present a method that identifies gene-fusion events in complete genomes, solely based on sequence comparison. Because there must be selective pressure for certain genes to be fused over the course of evolution, we are able to predict functional associations of proteins. We show that 215 genes or proteins in the complete genomes of Escherichia coli, Haemophilus influenzae and Methanococcus jannaschii are involved in 64 unique fusion events. The approach is general, and can be applied even to genes of unknown function.

2 Temmuz 2008 Çarşamba

When does sexuality start?

When does sexuality start?

Recent research has confirmed what Freud said so long ago – that to a certain extent, we are sexual beings from the very start of our existence.

Some American scientists have even claimed during the last few years that with the aid of special X-rays, male babies can be seen rubbing their penises while still in the womb. However, not everyone agrees with their interpretation of these images.

Nonetheless, these days pretty well all experts agree that your sexuality has already begun when you are a baby.

Psychologists say that even the youngest infants feel warmth, closeness, bodily contact and pleasant sensations when snuggling up to their mothers and sucking at the nipple. Sigmund Freud stated that the learning of sexuality commences at the mother’s breast.

Medical personnel have found by careful observation of small boys that they often get erections – particularly after the age of about seven. But sexuality does not exist only in the genitals. It is part of everything surrounding you and who you are. That is why youngsters may become passionately fond of (say) a film star, or a pop singer – or a teacher.

So children are sexual beings in the same way that teenagers, adults and the elderly are sexual beings. Sexuality just manifests itself differently at different ages. But it is not till puberty – or sometimes considerably afterwards – that sex becomes a really powerful force.

Unfortunately, the fact that children have an inherent sexuality does make them vulnerable to predators. Parents should be aware of this fact – and try to be on their guard against those who want to exploit a child’s sexual curiosity.

When does masturbation start – and finish?

Many boys begin to touch and caress their sexual organs regularly when they are seven years old and by the time they reach puberty more than half of all males have tried to masturbate - either on their own or sometimes through play with their friends.

Females tend to begin to masturbate later in life, even though many little girls are quite curious about their genitals. Around the time that girls reach puberty, they may possibly begin to masturbate but often this does not occur till much later in their teens - or even 20s.

While 80 per cent of all boys have masturbated regularly by the time they are 16, only half that percentage of 16-year-old girls have masturbated. But some studies suggest that by the time they reach the age of 20, 80 per cent of girls have tried masturbation.

It is noteworthy that some females have now got the idea that if they don’t go in for regular self-stimulation, there must be something wrong with them! However, a woman who doesn’t masturbate is not abnormal. It’s just that we’re all different, and have differing sex drives, and express our sexuality in diverse ways.

What about the middle and later years of life? In general, people tend to masturbate rather less when they get married or form other permanent relationships. (However, recently we have found that in the 21st century, quite a lot of adults do sometimes go in for self-stimulation as part of their love-play with their partners.)

Masturbation becomes less common in middle age, though it is very likely to occur when (say) someone is away from his/her partner on a business trip. Naturally, it often becomes more frequent after a divorce, or a relationship break-up, when the person is left on her/his own in life.

It is clear that many older people feel the need to masturbate after they have been widowed for some time. They often feel very guilty about this, and need reassurance that there is nothing ‘perverted’ about them!

It is believed that 25 per cent of people in their 70s may masturbate though there are few reliable surveys of older people.

At what age does sexual intercourse start?

By the time they reach the age of 25, the vast majority of people will have experienced sexual intercourse - heterosexual or homosexual.

Only a very small percentage of men and women remain virgins throughout their lives.

The age at which sexual intercourse first occurs has dropped during the last few decades. While figures vary from country to country, it is thought that in the UK girls are likely to have sex for the first time at a slightly younger age than boys.

About a third of all boys and girls have had sex by the age of 16. About another third has had sexual intercourse by the time they have reached 18, and most of the rest will have sex in the following three to four years.

Regrettably, the age of first intercourse is continuing to drop. Although studies vary, most suggest that in Britain the average age when a boy or girl loses her/his virginity is now about 16.

Unfortunately, many of these teenagers don’t use contraception – and they may have no idea at all about the risks of sexually transmitted diseases.

A lot of youngsters aren’t aware that under the Sexual Offences Act of 2003, under-age intercourse is actually illegal. In England and in Wales, the ‘age of consent’ is the 16th birthday. The Law is slightly different in other parts of the UK.

How often do most people have sex and do they have hundreds of partners?

Many people brag and exaggerate about their sexual lives. As a result a lot of youngsters feel totally lost because they think that everybody else is having a wild and intense sex life, every night of the week, with lots of different partners.

As far as the number of partners is concerned, the truth is that throughout their lives most people will only have a few sexual liaisons - maybe five or possibly 10, though recent studies suggest that the average number is gradually increasing. Some people don't have that many, but a small group of highly sexed men and wome do have much more than that.

Boys in their teens tend to have orgasms three, or even four, times per week. Young adults are likely to have sex at least three times a week – if it is available.

Our recent (2004) studies suggest that for couples in their 30s or 40s, twice a week is about average.

After 50 it is more likely to be once a week, or less

When are you too old to have sex?

Never. Many men and women continue to have a satisfying sex life when they get older. If a person feels like it, there is no reason why sex should not continue into the 70s or 80s. There aren't any limits, providing the desire is there for both partners.

We have recently seen patients of almost 90 who were still enjoying a loving and happy sex life together. And we wish them the best of luck!

Coburn, Complicit Dems Threaten Women, Girls, PEPFAR



It appears that, after months of behind the scenes wrangling, the President's Emergency Plan for AIDS Relief in Africa (PEPFAR) is moving. Unfortunately, because some AIDS advocates have allowed social conservatives to disctate the terms of the debate despite a Democratic majority in Congress, the movement is mostly backwards.

With just four short months before a new President and Congress are elected, anyone truly interested in HIV treatment and prevention should support delaying any action to prevent social conservatives from doing more harm to this important international public health program.

Continuing PEPFAR at current levels to get a vastly improved bill in the new Congress, and forcing social conservatives to defend their positions against proven public health prevention methods, will do far less harm than amendments currently being promoted. Senators Tom Coburn (R-OK), Sam Brownback (R-KS) are leading a final charge for social conservative amendments that will undermine the bill's effectiveness -- and these amendments are being tacitly approved by some complicit Democrats to avoid confrontation. Depending upon the insider you talk to, either these are Coburn's last minute efforts at grandstanding to save face with his more righteous-wing supporters, or deft political gamesmanship. If it is the latter, we won't know until it is too late to do anything about it. Not the most comfortable negotiating position.

Abstinence-Only -- Here we go again ...

Congress has been slow to realize what 18 states and American voters already do: abstinence-only is a failure and a waste of tax dollars. Sen. Coburn wants to stipulate that 50 percent (not a typo) of any money spent on prevention of sexual transmission be spent exclusively on abstinence and fidelity programs. Not comprehensive prevention that includes abstinence, fidelity and contraception information, but abstinence and fidelity exclusively. That would increase the share of abstinence dollars from 33 percent during the first five years of PEPFAR, and change language (albeit confusing) that the current version has dictating funding for more general "behavioral modification programs."

While there are rumors that this is Coburn's last stand and that the language will not be supported in the final version, Congress has yet to show real spine when confronting abstinence-only legislation of any kind. The Democratic majority has played along with social conservatives because they didn't want to have to deal with social issues in an election year. As comforting as the rumors might be to some, actions speak louder than rumors, and this Congress does not breed confidence on abstinence-only issues.

The corner AIDS advocates may find themselves painted into on this provision can be traced directly to the weak negotiating stance from which they started. Who could blame Sen. Coburn for taking advantage of that to score points? No surprise, the abstinence-only language was written for Sen. Coburn by the US Conference of Catholic Bishops, who remain out of step from rank-and-file Catholics in the pews.

The Stigmatizing Conscience Clause

Like any so-called "conscience clause," PEPFAR, if Coburn and others get their way, will allow people who have dedicated their lives to helping others in need determine which kind of needy people they will help. In other words, unlike Jesus, Christians who don't want to help sex workers, men having sex with men, or intra-veneous drug users (the populations most vulnerable to contracting and spreading HIV) won't have to. And they will be able to sleep at night confident their judgment and stigmatization of sex workers and others is exactly as Sen. Coburn ordained it.

In addition to allowing people to justify their personal judgment of others, Sen. Coburn proposes removing provisions allowing for clean needle exchange for drug users. He evidently prefers that people share dirty needles to continue the spread of HIV instead of its prevention. Up is down, down is up; in Sen. Coburn's world, dirty needles are prevention.

Again, it is worth noting, negotiators that start from positions of strength don't usually find themselves dealing with ludicrous fringe issues at this late hour. But then again, political negotiations that start from a position of strength are usually handled by people who know what they are doing, not those known for simply marketing colors.

Abortion - A "Red" Letter Word


There never has been, in five years of PEPFAR nor in the draft reauthorization currently before Congress, one word in the legislation that can be construed as allowing for, let alone promoting, abortion. But leave it to Sen. Coburn to read the lemon juice between the lines and insist on removing that non-existent language. (Note that if the non-existent language did exist, it would be illegal because the US government already prohibits foreign assistance dollars from being spent on abortions.)

Sen. Coburn is using the red-hot issue of abortion to undermine family planning and contraception access for women and girls in Africa, ensuring that it will be more difficult to get contraception, prevention and treatment for HIV and family planning services in the same location. Public health experts around the world advocate integrating these services to better help women and girls in Africa who often have little power over their relationships or sexual lives. The word "abortion" is what had some AIDS advocates seeing "red" from the start of this process, running for cover under the banner of bipartisanship and compromise -- working against the interests of women and girls -- and that's why Sen. Coburn can still grandstand these issues at this late date.

If Coburn and other social conservatives that claim to support HIV prevention really did, they would not continue to throw these false obstacles in the way of proven public health policies.

Fighting AIDS Is About More Than Money

Because AIDS advocates focused almost exclusively on getting more money, $50 billion up from $33 billion, and didn't press for sound public health policies to prevent the spread of HIV, who can blame social conservatives from also focusing on the money? Some conservatives want to reduce PEPFAR spending to $30 billion. The White House views this as a "legacy" bill so will fight for the full amount, but that gives Sen. Coburn negotiating leverage on the draconian policies outlined above -- and given the track record of these negotiations so far, no one expects Democrats or AIDS advocates to stand firm for women and youth now. Tragic.

Missed Opportunity

Rather than negotiating from weakness and refusing to allow myths around abstinence-only, abortion, and stigmatization to masquerade as good conscience, AIDS advocates could have helped Congress and American voters understand sound public health policies and practices that could truly help women, youth and many others in Africa.

Instead they played politics, and now, might just get played by Sen. Coburn. Rather than risk that, PEPFAR reauthorization should be scrapped and revived when a new Congress and new President can do the right thing, in the name of common sense prevention, treatment and public health policy. If Congress doesn't have the spine to stand up for public health and HIV prevention during an election year, they have the perfect out. Wait until 2009. Not exactly a profile in courage, but neither is caving to people who claim to support HIV prevention but continue working to undermine it.

YAŞAMA DAİR... Hikayesi

YAŞAMA DAİR... Hikayesi
"Eski zamanların birinde bir adam hayatın anlamının ne olduğuna takmış kafayı… Bulduğu hiç bir cevap ona yeterli gelmemiş ve başkalarına sormaya karar vermiş… Ama aldığı cevaplar da ona yetmemiş. Fakat mutlaka bir cevabı olmalı diyormuş. Herkese bunu sormaya karar vermiş...Köy, kasaba, ülke dolaşmış bu arada zamanda durmuyor tabi ki... Tam umudunu yitirmişken bir köyde konuştuğu insanlar ona:

”Şu karşı ki dağları görüyor musun, orada yaşlı bir bilge yaşar, istersen ona git belki o sana aradığın cevabı verebilir" demişler.

Çok zorlu bir yolculuk sonunda bilgenin yaşadığı eve ulaşmış adam. Kapıdan içeri girmiş ve bilgeye hayatın anlamının ne olduğunu sormuş... Bilge sana bunun cevabını söylerim ama önce bir sınavdan geçmen gerekiyor demiş. Bilge bir çay kaşığı vermiş adamın eline ve içine de silme bir şekilde zeytinyağı doldurmuş. “Simdi çık ve bahçede bir tur at tekrar buraya gel... Yalnız dikkat et kaşıktaki zeytinyağı eksilmesin eğer bir damla eksilirse kaybedersin”.

Adam gözü çay kaşığında bahçeyi turlayıp gelmiş. Bilge bakmış:

” Evet, demiş kaşıkta yağ eksilmemiş, peki bahçe nasıldı? Adam şaşkın...

”Ama demiş ben kaşıktan başka bir yere bakamadım ki“.
Şimdi tekrar bahçeyi dolaşıyorsun kaşık yine elinde olacak ama bahçeyi inceleyip gel, demiş bilge... Adam tekrar bahçeye çıkmış gördüğü güzelliklerden büyülenmiş muhteşem bir bahçedeymiş çünkü ... Geri geldiğinde bilge, adama bahçenin nasıl olduğunu sorunca gördüğü güzelliklerden büyülendiğini anlatmış adam. Bilge gülümsemiş , “ama kaşıkta hiç yağ kalmamış” demiş ve eklemiş:

"Hayat senin bakışınla anlam kazanır. Sadece bir noktayı görürsen hayatın akıp gider sen farkına varmazsın... Ya da görebileceğin tüm güzelliklerin tam ortasında hayatı yaşarsın; akıp giden zamanın anlam kazanır..."
"Hayatının anlamı senin bakış açında gizlidir"

1 Temmuz 2008 Salı

TATLI BİR AŞK HİKAYESİ

Kıza bir partide rastlamıştı.. Harika birşeydi. O gün peşinde o kadar
delikanlı vardı ki... Partinin sonunda kızı kahve içmeye davet etti.
Kız parti boyu dikkatini çekmeyen oğlanın davetine şaşırdı ama tam bir
kibarlık gösterisi yaparak kabul etti. Hemen köşedeki şirin kafeye oturdular.
Delikanlı öyle heyecanlıydı ki, kalbinin çarpmasından konuşamıyordu.
Onun bu hali kızın da huzurunu kaçırdı...

“Ben artık gideyim” demeye hazırlanırken, delikanlı birden garsonu çağırdı.

“Bana biraz tuz getirir misiniz” dedi. “Kahveme koymak için.”

Yan masalardan bile şaşkın yüzler delikanlıya baktı. Kahveye tuz! Delikanlı
kıpkırmızı oldu utançtan ama tuzu kahvesine döktü ve içmeye başladı.

Kız, merakla “Garip bir ağız tadınız var.” dedi.. Delikanlı anlattı: “Çocukken
deniz kenarında yaşardık. Hep deniz kenarında ve denizde oynardım.
Denizin tuzlu suyunun tadı ağzımdan hiç eksilmedi. Bu tatla büyüdüm ben.
Bu tadı çok sevdim. Kahveme tuz koymam bundan. Ne zaman o tuzlu tadı
dilimde hissetsem, çocukluğumu, deniz kenarındaki evimizi ve mutlu
ailemi hatırlıyorum... Annemle babam hala o deniz kenarında oturuyorlar.
Onları ve evimi öyle özlüyorum ki...”

Bunları söylerken gözleri nemlenmişti delikanlının... Kız dinlediklerinden
çok duygulanmıştı. İçini bu kadar samimi döken, evini, ailesini bu kadar
özleyen bir adam, evi, aileyi seven biri olmalıydı. Evini düşünen, evini
arayan, evini sakınan biri... Ev duyusu olan biri... Kız da konuşmaya
başladı. Onun da evi uzaklardaydı. Çocukluğu gibi...

O da ailesini anlattı. Çok şirin bir sohbet olmuştu... Tatlı ve sıcak.
Ve de bu sohbet öykümüzün harikulade güzel başlangıcı olmuştu tabii...
Buluşmaya devam ettiler ve her güzel öyküde olduğu gibi, prenses,
prensle evlendi. Ve de sonuna kadar çok mutlu yaşadılar. Prenses
ne zaman kahve yapsa prensine içine bir kaşık tuz koydu, hayat boyu...
Onun böyle sevdiğini biliyordu çünkü...

40 yıl sonra, adam dünyaya veda etti. “Ölümümden sonra aç” diye
bir mektup bırakmıştı sevgili karısına. Şöyle diyordu, satırlarında: “Sevgilim,
bir tanem. Lütfen beni affet. Bütün hayatımızı bir yalan üzerine kurduğum
için beni affet. Sana hayatımda bir tek kere yalan söyledim.. Tuzlu kahvede.

İlk buluştuğumuz günü hatırlıyor musun? Öyle heyecanlı ve gergindim ki,
şeker diyecekken ‘Tuz’ çıktı ağzımdan. Sen ve herkes bana bakarken,
değiştirmeye o kadar utandım ki, yalanla devam ettim. Bu yalanın bizim
ilişkimizin temeli olacağı hiç aklıma gelmemişti. Sana gerçeği anlatmayı
defalarca düşündüm. Ama her defasında korkudan vazgeçtim.
Şimdi ölüyorum ve artık korkmam için hiçbir sebep yok...

İşte gerçek: Ben tuzlu kahve sevmem! O garip ve rezil bir tat.
Ama seni tanıdığım andan itibaren bu rezil kahveyi içtim.
Hem de zerre pişmanlık duymadan. Seninle olmak hayatımın
en büyük mutluluğu idi ve ben bu mutluluğu tuzlu kahveye borçluydum.
Dünyaya bir daha gelsem, herşeyi yeniden yaşamak, seni yeniden
tanımak ve bütün hayatımı yeniden seninle geçirmek isterim,
ikinci bir hayat boyu daha tuzlu kahve içmek zorunda kalsam da...”

Yaşlı kadının gözyaşları mektubu sırılsıklam ıslattı. Lafı açıldığında
birgün biri, kadına “Tuzlu kahve nasıl bir şey?” diye soracak oldu..

Gözleri nemlendi kadının...
Çok tatlı!.. dedi...